30 Haz 2013

Türk Futbol Zihniyeti ve 2013/2014 Galatasaray Modeli

Bir süredir genel yapılarından kurtulmaya çalışarak başarı hedefleyen başarısız kulüplerin atılımlarını izliyorum hem yurt dışında hem yurt içinde. Türkiye'de bir türlü tutmamış genel menajerlik sistemini hayata geçirmeye çalışan Beşiktaş ile paranın gücünü kullanmaya çalışarak ilerlemeyi hedefleyen Monaco en çok ilgimi çekenler. İşletme okuyan biri olarak büyük çaptaki camiaların/işletmelerin birdenbire girdiği köklü değişikliklerin çok ters etkiler yarattığını söyleyebilirim. Monaco'nun geleceğini bu bağlamda Manchester City'nin boşa kürek çektiği ilk birkaç sezon gibi görsem dahi liglerindeki kalitesizlik onlara avantaj sağlıyor. Beşiktaş ise bundan biraz daha ayrı. Yaptıkları büyük bir değişiklik değil ve tutarsa Türkiye'de çağdaş futbol organizasyonları anlamında en kaliteli adım olabilir. Bunun sırrı ise kesinlikle sabır ve devamlılık.



Yukarıdaki örnekleri doğru sistem açısından başarı kıstasına odaklayabilmemiz mümkün. Toplumumuzda potansiyelli, eksiksiz ya da inanılan oluşumlara olan bağlılığınız gelenekçilik olarak nitelendiriliyor. Süreklilik, etkililik, etkinlik kavramlarını pek gündemine alan yok. Futbolda da bunu uygularsanız eğer "adam seçiyor, kendi adamları var" şeklinde nitelendirilmeniz mümkün. Aykut Kocaman'ın Selçuk Şahin ısrarı, Fatih Terim'in Hakan Balta'yı kadroda tutması hep bu şekilde açıklandı. Halbuki Selçuk Şahin düzeyinde uluslararası tecrübesi olan ve kulübü tanıyan bir yerli orta saha bulamayacağınız gibi, Hakan Balta gibi defansif orta sahadan önce stopere, sonra sırf sol ayaklı olduğu için sol beke devşirilmiş ve uluslararası arenada da beklenenden fazla randıman alınmış bir yerli sol beki asla bulamazsınız. İşte bunu aşamayan Türk toplumunun sürpriz başarılar dışında kendini gerçekleştiremeyeceğini düşünüyor olmam da bu vaziyet doğrultusunda pek yanlış değil.

Türk futbolunun bu aşamadaki en büyük gündemi ve sınavı yabancı sınırlaması. Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın aldığı cezalar tüm yapılanmayı etkilemiş olsa da Avrupa Birliği pasaportu taşıyan futbolcuların yerli düzeyinde oynamasını istemek bence devrim niteliği taşıyor. Biraz önce Selçuk Şahin'e ve Hakan Balta'ya değindiğimiz noktada kullandığım sıfatların en önemlisi "yerli" olmaları. Ama yabancı sınırlaması bahsedilen şekilde revize edilirse bağımlılıkları ortadan kaldıracak ve sizi başarıya götürecektir. Avrupa ile boy ölçüşecek bir organizasyon ve takımlar yaratacağız iddiasında bulunarak bu tarz sınırlamalar getirmek akıl alır çelişkiler değil bana göre. Yabancı sınırlamasını altyapısal sorunu çözmek olarak algılayan insanlara da dışarıdaki bir çok örneği vermekten her insan gibi sıkıldım. A2 ligi diye bir şey var, PAF ligi var ancak orada ne oluyor kimse bilmiyor. Bu liglere gerekli önem gösterildiğinde, kalitesi arttırıldığında istenilen noktaya kolaylıkla gelinebilir. En başta bahsettiğimiz sabır ve devamlılık hususları burada da unutulmayacak tabi.

Yabancı sınırlaması sınavını verebilecek bir TFF, bütün kulüpleri tarifi zor bir rahatlamaya kavuşturacak. Bu rahatlamayı, başta bahsettiğimiz süreklilik esasını ve Galatasaray'ın önümüzdeki sezon yapılanmasını açıklamak amacıyla bir inceleme yapmak istedim Galatasaray üzerinde. Bunu da kadro yapılanması üzerinden ele alırsak en doğru metot olacağını düşünüyorum.

Galatasaray'daki yabancılar; Fernando Muslera, Dany Nounkeu, Aurelien Chedjou, Tomas Ujfalusi, Emmanuel Eboue, Albert Riera, Felipe Melo, Nordin Amrabat, Wesley Sneijder, Johan Elmander, Didier Drogba ve gelirse Jefferson Farfan.

Tam 12 yabancı ediyor Farfan takıma katılırsa. Tomas Ujfalusi'nin zaten oynamayacağını, bahsi geçen Gökhan İnler transferi gerçekleşirse Felipe Melo'nun alınmayacağını düşünelim. Farfan transferiyle Nordin Amrabat'ın, fazla yabancı sayısı nedeniyle de Johan Elmander'in de takımdan ayrılacağını varsayalım. Bu 8 yabancı demek oluyor ki yabancı sınırlaması değiştirilmediğinde gayet ideal bir rakam gibi gözüküyor. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var;

Fernando Muslera, Emmanuel Eboue, Didier Drogba, Aurelien Chedjou, Albert Riera, Wesley Sneijder'i hiçbir şartta bu takımdan kesemezsiniz. Bu 6 yabancıdan yalnızca Albert Riera'yı kesebilirsiniz, o da yerli bir sol bek bulmanız kaydıyla. Bırakın Türkiye'yi, dünya piyasasında dahi sol bek sıkıntısı varken bu da pek zor gözüküyor. Zaten o bölgeye olası alternatifiniz Carlinhos. "Gerekirse Erman Kılıç'tan sol bek yaratırım" açıklamasını şaka olarak aldım ilk duyduğumda, hala öyle alıyorum. Evet yaratılır yaratılmasına ama Avrupa'da başarı hedefliyorsanız o fizik kalitesindeki sol bekle çok zor olur o iş. Eric Abidal ile oynayan Barcelona ve Jordi Alba ile oynayan Barcelona arasındaki fark ortada. Hasan Ali Kaldırım ile giden Fenerbahçe'de, Aykut Kocaman'ın Reto Ziegler transferi de açıklayıcı. Ligde götürür ama 3 kulvarda zor.




Dany'i Chedjou'nun gelişiyle Semih'ten vazgeçemeyeceğiniz için kestiğinizi varsayarsak kalan 1 kişilik "kesik kontenjanı" Jefferson Farfan'a kalıyor. Belirtmek gerekirse; Dany'i kesmek bile bir yerde hata olarak gösterilebilir. Pozisyon bilgisi anlamında ciddi eksikleri olduğunu düşünsem dahi, Dany geçen sene hiç fena sayılmayacak bir performans ortaya koydu. Üzerinde durulursa formayı taşıyabilmek açısından tecrübe edinerek ilerleyebileceğini düşünüyorum ancak Chedjou'nun gelişiyle kesinlikle kulübeye gönderilecektir.

Sneijder, Drogba ve Burak Yılmaz gibi oyuncuların olduğu takımda 4-3-1-2 formasyonundan başka hiçbir şey oynatamazsınız kanaatindeyim. Orta 3'lünün kanatları olmaz. olacaksa da açık oyuncusu özellikleri taşıyan orta alan oyuncuları olur. Hamit Altıntop gibi. Hamit'i bu kadar değerli kılan bu olacaktır bu sene içinde bence. Fakat orta alan merkezinde Selçuk İnan'ı kesemeyeceğiniz gibi, esasen 3'lü merkezine Melo veya İnler gibi bir isim koymak zorundasınız. Savunma yapacak, savaşacak, rakibi bozacak ve bir o kadar ayaklarına hakim, gerektiğinde hücuma desteğini verecek bir orta saha oyuncusu. Sınırlama nedeniyle bunun da tanımı: Gökhan İnler.




Jefferson Farfan da takıma katılırsa oynatabileceğiniz formasyon 4-2-3-1 olacak. Mourinho'nun 2010'da muazzam bir başarı yakalayan Inter'e oynattığı düzendeki 4-2-3-1. Bu formasyonda da bir takım mecburiyetler söz konusu olacak. İleride Didier Drogba varken Burak Yılmaz'ı tek santrfor oynatamazsınız. Burak Yılmaz'ı 3'lünün sağına çekeceksiniz ki bu da bir boyutta çılgınlık olur. Bunun yapıldığını farz edersek, 3'lünün ortası Sneijder, solu Farfan olur çünkü sol açıkta Burak'ı oynatamazsınız. Bu yapılanmada da savaşan oyuncu ihtiyacı var. Mourinho bunu o kadroda Javier Zanetti'yi oynatarak karşılamıştı. Üsteik elinde Sneijder olduğundan ona güvenerek Selçuk İnan hüviyetindeki bir oyuncuyu tercih etmeyip savunma özellikleri ağır basan Esteban Cambiasso'yu da oynatmıştı. Siz hem Selçuk'u kesemeyerek savunma önceliğini arka plana atacaksınız, hem Hamit'e yer bırakmayacaksınız, hem de 4'lüyü değiştiremeyip 2'li de Melo'ya yer bulamayacaksınız. Çözüm: yine Gökhan İnler.


Geçen gün Cem ile tartıştığımız bir sistemi de oynarsa başarılı olabilir bence Galatasaray kadrosu: Walter Mazzarri'nin 3-6-1 formasyonu. 3'lü Dany-Semih-Chedjou şeklinde kurulur, 6'nın ön alan oyuncuları Sneijder ve Burak olarak yerleştirilir ancak Burak ceza sahasına daha yakın serbest olarak oynatılabilir. Aslında eski Drogba orayı daha iyi oynar Türk ligi şartlarında fakat yaş hasebiyle imkansız. Sağda Eboue, solda Riera oynatılır. Kalede de Muslera olacağından kalan 2'lide Selçuk İnan'ın yanına hem Melo'ya yer kalmıyor hem de en zayıf halka Riera'nın kenarda oturması gerekiyor. Farfan'a yer yok. Çözüm: Gökhan İnler ve eski formunda olması dilenecek bir Hakan Balta. Neden Hakan Balta diye sorarsanız da; Erman Kılıç da olur ancak Balta etrafı kalabalık iken yorulmayacak ve Eboue hücum yapan bek iken Hakan Balta savunma yapan bek olacak. Bunu tercih etmek daha mantıklı geliyor.



Birkaç ihtimal üzerinde durdum ancak şunlar apaçık ortada; elinizde Didier Drogba ve Burak Yılmaz varken ne olursa olsun çift santrforlu sistem oynayacaksınız. Sneijder varken de faydalanacaksınız. Dünyanın en iyi 5 orta sahasından biri belkide. Kaleciniz Muslera iken başka bir şey düşünmeye hakkınız yok. Eboue de takımın çok önemli bir parçası. Kalan 2 yabancı hakkını ne şekilde kullanacağınız ise size kalmış lakin formasyonlar göz önünde bulundurulduğunda durum ortada.






Galatasaray'ın Farfan'a ihtiyacı yok. Alınırsa Farfan'ı ve benzeri oyuncularını yedek bırakmak lüksü de yok. Fatih Terim'in görüp bizim göremediğimiz onlarca şey vardır eminim ama Galatasaray istikrarı yakalama açısından en önemli senesine girerken radikal değişikliklere gitmek gibi bir lüksü hiç yok. Galatasaray Erman Kılıç'tan sol bek yaratarak, Farfan ile sistem değiştirerek yeni nesil Türk kızı gibi olursa, bizi bol hastalıklı bir sezon bekliyor demektir. Takım içi dengeler zaten Drogba ve özellikle Sneijder ile yeterince değişmişken, Ünal Aysal'a bu işin "Show Business" kavramından uzak olduğunu ya da kendisinin uzakta durması gerektiğini birinin hatırlatması gerek. Umarım Farfan transferi başlı başına dedikodudur ve öyle kalır.

Ve bunların tek çözümü yabancı sınırlamasının bahsedilen şekilde değiştirilmesidir. Bu yalnızca Galatasaray'a değil Fenerbahçe'ye de, Beşiktaş'a da muazzam bir söz hakkı ve gelişim süreci bahşedecektir. Fenerbahçe yaptığı transferlerle kadrosunu ciddi ölçüde güçlendirmişken, Beşiktaş Slaven Bilic gibi bir teknik direktörü ve Önder Özen'i belirli yetkilerle göreve getirerek çok güzel bir yapılanmaya giderken önlerini kesmek demektir 6+0+4 sistemi.

Tek dileğim sınırlama değişmezse eğer, Galatasaray'ın doğru adımlar atması. Yazının ana planı da doğrusunu söylemek gerekirse bu. Bana göre bunlar gerçekleşmezse, Galatasaray da "gereksiz işler" olarak tanımladığım transferlerin ve değişimlerin peşinde koşarsa, şampiyonluk için en büyük aday Beşiktaş'tır.


                                 














25 Haz 2013

A German Engineering Press-Machine


Following his appointment as BVB Manager in 2008, I guess each of every non-German football enthusiasts thought that Jürgen Klopp was a lunatic professor. Well; as a new follower of this yellow team of Revier during those times, I did so. To be honest, -as known by everyone- due to economic depression that they were through, I did not think that they wouldn’t be able to success thank to smaller expactations than before. Because –from any point of view- Dortmund had a successful background and a mass of support with a deep-rooted fan tradition which can facilitate itself to hang on to mid-table at least. Their fans are especially famous with earning the nickname “The Yellow Wall” and Jürgen Klopp has appearently been able to bring this passion down on the pitch.


When we look over Jürgen Klopp’s first term of two year, he seems to be able to meet the expectations which we have written above. Despite moving his team up to the 5th place on the table at the end of his second season and achieving a ticket to the European competitions, team and coach didn’t succeed to reflect their potentials to the pitch according to both the Board of Prussians and to Klopp, and the actual rise of the team and restructure have began just after this season. As beginning to the third season together, Nuri Şahin was appointed as vice-captain and given the leadership of the game on the pitch. Even Nuri’s departure from NRW at the end of the season in order to join Real Madrid didn’t restrain the rise of Borussia Dortmund and morover it showed that this system was not depending on the individiual talents and performances of the player and/or players. Another output of the season 2010-2011 was that Klopp’s succession was not a coincidence because Klopp’s ex-team Maiz were the runners until the championship struggle break off.


Well, what kind of football does Jürgen Klopp make his players play? If we explain it entirely with his own words; “An ambitious and offensive football within the regulations.” It is just the game philosophy Jürgen Klopp adopted, however it is just easy to say. If we need to give some technical detail we can see a harmony of FC Barcelona as the magnificent team of the very last decade and Real Madrid as the Best Team of 20th Century. Of course, the mixture consists of best ways of both parts.

Many would regard FC Barcelona as an offensive team related to their big victories with big deficits, however FC Barcelona’s main principle on the pitch is quite simple, a sudden press to the ball where they got it stolen or lost. Reason behind that has its source definitely from knowing the value of the ball and in fact it is a defensive approach because it basicly has the principle of "being able to avoid from concede is possible as long as being able to hold the ball". On the offensive end however there is a utmost boring, slow passing game, having its importance from knowing the value of the ball either. So, one can say that FC Barcelona’s glittering victories with plenty of goals is derived from talents of players. Even if the opponent defense take any preventive action, FC Barcelona have always had the key players to unlock the lock.


Distinction of the machine that has been designed by Jürgen Klopp shows itself at this approach differency. “An ambitious and offensive football within the regulations” could not just be performed neither by narrowing areas nor by pressing intensive suddenly. Moreover, when the subject is the necessity of individual talents in order to make a difference on the offensive end, Dortmund’s facilities are waisted. Here, we must pay attention to the state of being independent from indiviual talents and/or performances. Dortmund –when their opponent got control of the ball- narrows the area and presses to the ball with a determination like Barcelona, and goes down to the goal line with a desire like Real Madrid.

According to Jürgen Klopp, easiest time to go down to the opposite goal line in most dangerous way is just 8 seconds after getting the ball [1], just like on the case of “easiest way to get the ball again is just 6 seconds after losing it”.[2] Because, when a team got the ball and let the opposite defense to settle and get their position, they might not be able to have such players like Xavi, Iniesta, Messi in order to unlock the lock. Yet; despite the absence of super-stars, the astonishing and the thrilling matter is quick transition to offensive formation from defense scheme. Even though it sounds “counter-attack” at first, the Germans call it “Gear Up Game” and it is more about game vision and positioning knowledge rathen than talent. Yet here, by  working so many times together each player can adopt to the game and can glitter in the system. Thus, the state of non-dependency to the player(s) talents or performance is in consistency with this case as I repeated. Players are being to Dortmund and then they leave, but with its improving form the Dortmund reality does not any change.

Nuri, Zidan, Barrios, Götze etc. Considering the rumours which suggest Lewandowski’s departure, a new challenge awaits Klopp; finding new gears for the machine that he builded. Nevertheless Kloppo is assured; “We are building up a new team, a new press-machine. Our first season was quite well but did not go perfectly. We have moved our play upwards. We want to qualify again for the UEFA Champions League in the new season. It is not going to be easy, because everybody must struggle accurately.” [3]

In content of these objectives, BVB has already completed its first transfer by singing Greek national Sokratis Papasthatopoulos from Werder Bremen. As Klopp’s phrase “Lewandowski Game ends soon.”.[4] But will BVB be able to replace these players? In my opinion, Jürgen Klopp has the players who got the potential to reach adequate quality to replace these players like İlkay Gündoğan who has been able to replace Nuri Şahin just like Klopp did before. Especially if the objectives which Schieber, Leitner and Bittencourt (*) take on the pitch has point, there is no reason for the ending of the Dortmund-Tale. However, the time will show us whether big-budget European giants give up to go after Jürgen Klopp who is expert on motivation and is fluent in English.


* Leonardo Bittencourt and Moritz Leitner were part of Borussia Dortmund when this article was written before they agreed on terms with different teams. Leitner was loaned out to Stuttgart for a term of two years while Dortmund gave permission to Bittencourt for joining Hannover 96 with a buy-back option.

10 Haz 2013

Alman Mühendisliği Baskı Makinesi

Jürgen Klopp 2008 yılında BVB’nin başına geçtiğinde Alman olmayan futbol takipçilerine “çılgın profesör” görüntüsünden başka bir izlenim vermemiştir sanırım. En azından o dönemler sarı Ruhr kulübünü henüz takip etmeye ve ilgi çekici bulmaya başladığımdan benim için durum böyleydi. Aslına bakarsanız, -herkesçe malum- geçirdikleri iktisadi bunalım sonrası küçülen hedeflerle pek de başarısız olacağını düşünmüyordum, zira nereden bakarsanız bakın Dortmund takımı kendisine en azından Bundesliga’da orta sıralara tutunmasına katkıda bulunacak başarılı bir geçmişe ve köklü bir taraftar geleneği ile destek kitlesine sahip. Özellikle “Sarı Duvar” namını kazanan taraftarları takımlarına olan tutkularıyla ünlü ve Jürgen Klopp tam da bu tutkuyu sahaya indirmiş görünüyor.




Jürgen Klopp’un iki senelik ilk dönemine bakıldığında aslında yukarıda yazdığımız beklentileri karşılamış gözüküyor. İkinci sezonunda takımını Bundesliga’da 5. sıraya taşıyıp Avrupa turnuvalarına bilet almasına rağmen Klopp’a ve daha da önemlisi “Prusya” ekibinin yönetim kuruluna göre takım ve teknik direktör potansiyelini henüz yansıtmamıştı ve asıl çıkış ve yapılanma işte bu sezondan sonra başladı. Üçüncü sezona başlarken Nuri Şahin kaptanlardan biri yapılarak saha içi liderlik görevi Türk oyuncuya verildi. Nuri Şahin’in sezon sonunda Real Madrid için Kuzey Ren-Vestfalya’yı terk etmesi bile Borussia Dortmund’un çıkışını dizginlemedi ve daha da önemlisi ise bu yapılanmanın ve sistemin oyuncunun ve/veya oyuncuların bireysel yetenek ve icralarına bağımlı olmadığını gösterdi. 2010-2011 sezonunun Bundesliga takipçilerine gösterdiği bir başka gerçek ise Jürgen Klopp’un başarısının gelip-geçici veya tesadüf olmadığıydı, çünkü şampiyonluk yarışı kopana kadar BVB’nin en büyük rakibi Jürgen Klopp’un eski takımı sınırlı bütçesiyle Mainz idi.

Peki Jürgen Klopp Dortmundlu oyunculara nasıl bir futbol oynatıyor? Tamamen kendi ifadeleriyle açıklayacak olursak “oyun kuralları dahilinde hırslı ve saldırgan bir futbol.” Bu sadece Klopp’un benimsediği oyun felsefesi, ancak elbette dile kolay. Biraz teknik ayrıntı vermek gerektiğinde ise karşımıza Avrupa’nın son 10 yılına damgasını vuran Barcelona ile 20. Yüzyılın en başarılı futbol takımı Real Madrid’in oyun anlayışının harmanlandığını söyleyebiliriz. Tabi ki de ikisinin de sadece en iyi oldukları alınarak…
Bir çok kişi Barcelona’yı bol gollü galibiyetlerinden dolayı hücumcu bir takım olarak ele alır ancak Barcelona’nın sahada öncelik verdiği şey basittir; topa kaybedilen alanda ani baskı yapmak. Bunun nedeni elbette ki topun değerini bilmelerinden kaynaklanıyor ve işin aslına bakarsanız bu defansif bir anlayıştır, çünkü temelinde topa sahip olunduğu sürece gol yenmeyeceği anlayışı yatar. Hücumda ise alabildiğine sıkıcı, yavaş ve yine topa sahip olmaya fazla değer vermekten gelen bir titizlikle pas yapmak vardır. Yani Barcelona’nın bol gollü galibiyetleri ve şâşâlı zaferleri aslında oyuncu yeteneklerinden kaynaklanır denilebilir. Rakip savunma ne kadar önlem alırsa alsın, kilidi açacak bir yıldız oyuncuları mutlaka olmuştur.


Jürgen Klopp’un tasarladığı makinenin farkı ise bu anlayış ayrımında kendini belli ediyor. “Oyun kuralları dahilinde hırslı ve saldırgan futbol” sadece alan daraltma ve ani yoğun pres ile ortaya konulabilecek bir şey değil. Dahası, oyunun hücum bölümüde fark yaratmak için gerekli olan bireysel yetenekler söz konusu olduğunda Borussia Dortmund’un imkanları belli. İşte burada sözünü ettiğimiz “bireysel yetenek ve icralara dayalı olmama” durumu gözümüze çarpıyor. Borussia Dortmund, top rakipteyken “Barcelonavari” bir kararlılıkla alan daraltıp baskı yapıyor ve hücumda ise dünyanın en başarılı takımı Real Madrid iştahında ve hızla rakip kaleye iniyor.

Jürgen Klopp’a göre rakip kaleye en tehlikeli şekilde inmenin en kolay olduğu zaman topu kaptıktan sonraki “8 saniye”[1], tıpkı topu kazanmanın en kolay olduğu zamanın topu kaybettikten sonraki 6 saniye olduğu gibi.[2] Çünkü topu kazanıp rakip savunmaya pozisyon alma ve yerleşme izni verildiğinde kilidi açacak Xavi, Iniesta veya Messi gibi oyunculara her takım sahip olamayabilir. Yıldızlar olmasa da buna karşılık bu sistemde şaşırtıcı ve heyecan verici olan ise savunma düzeninden hücum yerleşimine anî geçiş. İlk bakışta kulağa “kontratak futbol” gibi gelse de Almanlar buna “vites yükseltme futbolu” diyor ve bu yetenekten ziyade oyun görüşü ve pozisyon bilgisiyle ilgili. Fakat işte beraber ve çok çalışmayla her oyuncu bu “makine”ye uyum sağlayabilir ve parlayabilir. Nitekim, yinelediğim “oyunculara dayalı olmama” durumuyla bu gerçek paralellik gösteriyor. Futbolcular Dortmund’a geliyor, Dortmund’tan futbolcular geçiyor ama yükselen çizgisiyle BVB gerçeği değişmiyor.


Nuri, Zidane, Barrios, Götze vs, ve son olarak Lewandowski’nin ayrılacağının konuşulduğunu göz önünde bulundurursak Klopp’u yine zor bir görev bekliyor; oluşturduğu makineye yeni dişliler bulmak. Bununla beraber Kloppo kendinden emin; “Yeni bir takım inşa ediyoruz. Yeni bir baskı makinesi. İlk sezonumuz gayet iyiydi ama mükemmel gitmedi. Oyunumuzu yukarı taşıdık. Yeni sezonda yine Şampiyonlar Ligi’ne kalmak istiyoruz. Kolay olmayacak. Çünkü herkes doğru mücadele etmeli”[3]

Borussia Dortmund bu hedefler kapsamında ilk transferini de Werder Bremen’den Sokratis Papastathopoulos’u kadrosuna katarak yaptı bile. Klopp’un tabiriyle “Lewandowski tiyatrosu da yakında biter”.[4] Bu durumda BVB Götze ve Lewa’nın boşluğunu doldurabilecek mi? Bana kalırsa Jürgen Klopp nasıl ki önceden Nuri Şahin’in yerini İlkay Gündoğan ile ve Lucas Barrios’un yerini Lewandowski ile doldurduysa, bu iki oyuncunun da yerini doldurabilecek potansiyelde oyunculara sahip. Özellikle  Julian Schieber, Moritz Leitner ve Leonardo Bittencourt’un saha içindeki üstlendikleri görevleri isabetli olursa Dortmund masalının bir sene daha devam etmemesi için hiçbir sebep yok. Ancak Avrupa’nın özellikle yüksek bütçeli ve dev takımları motivasyon uzmanı ve İngilizce’ye hakim Jürgen Klopp’un peşini bırakır mı orasını zaman gösterecek.


21 Mar 2013

Senden Daha Güzel

Bir yazıya başlamak benim için her zaman en zoru olmuştur. Fikirlerimi harflere dökmek her zaman ilgimi çekmiştir ama özellikle Baran'ın son yazılarındaki etkileyici girişlerden sonra bu yazıya başlamak için biraz utandım ve bir-iki gün erteledim. Ne zaman ki gittiğim bir partide uzun bir aradan sonra tekrar dinlediğim şarkı kulağıma takılıp eve gelir gelmez tekrar dinlemeye başladım, bu yazı için de yapılacak giriş şekillenmiş oldu. Okuyucuyu fazla meraklandırmak pek iyi ve etkili yazım yöntemi değildir, bu yüzden daha yazının başlığından giriş hakkında bir fikir sahibi olunmuştur umarım. Bu güzel Duman şarkısını Anadolu Efes kendi tanıtımlarında kullanmaya başladığında spor için ne kadar anlamlı olduğunu düşünmüştüm ve bugün bu şarkıyı dinleyip mırıldandıkça aklıma son birkaç haftadır aklımızı başımızdan alan bir kardeşimiz geliyor; Salih Uçan.


Geçtiğimiz sezon sonunda "transferde" küçülmeye gidileceğini deklare eden Beşiktaş JK yönetiminin yeni kadro yapılanması çerçevesinde izleyeceği transfer politikasını çok merak ediyordum doğrusu ve işin açıkçası Anadolu'daki takımların vasat oyuncularıyla anlaşacaklarını tahmin ediyordum. Beşiktaş beni yanılttı ve Salih Uçan adını ilk defa o günlerde duydum. Açık konuşayım, kendisi hakkında bir ay öncesine kadar ahkam kesebilecek kapasitede değildim ve Beşiktaş'ın bu hamlesini pek de önemsememiştim. Bugün bu hamlenin gerçekleşmesi durumunda olabilecekleri düşününce aklıma Fenerbahçe'nin 2003-2004 sezonu öncesi Daum ile kurduğu kadro geliyor. Felaket geçen bir sezonun ardından Fenerbahçe, ümit milli takımın neredeyse tüm önemli oyuncularıyla anlaşmıştı. Volkan, Servet, Mahmut Hanefi, Kemal Aslan, Tuncay Şanlı, Selçuk Şahin aklıma gelen ilk isimler. Bugün o kadrodan Volkan ve Selçuk dışında kalan pek oyuncu yok ancak o genç takım otuz sene aradan sonra Fenerbahçe'ye iki sezon üst üste şampiyonluk yaşatmıştı.

Beşiktaş bu transferin sonuna kadar yaklaşmıştı [1] ancak bizim bundan haberimiz ancak devreye Fenerbahçe'nin girmesiyle oldu. Transfer çekişmesinin ardından Salih Uçan Fener'i tercih etti falan filan işin teknik kısmı ama, o gün de çok konuşuldu hâlâ da çok konuşuluyor; futbol kamuoyunun fikrine göre Salih Uçan yanlış tercih yapmıştı. Eğer toplumun çoğunluğunda bir yargı oluşmuşsa bu muhtemelen yalan değildir, ancak her zaman doğru olacak diye de birşey yoktur. Neydi bu yargı? "Genç öğütme makinesi Fenerbahçe". Elbette, bundan geriye baktığımızda Fenerbahçe'nin kendi tesislerinde büyütüp, kendi hocalarının yetiştirip Türk Futbolu'na sunduğu bir futbolcu yok. Bu açıdan bakılınca haksız görünmüyorlar, ancak Daumlu ilk sezonda verdiğimiz örnek çok çarpıcı ve burada Salih Uçan'ın durumu farklıydı. Salih Uçan altyapıya değil, A Takıma transfer edilmişti. Transfer edilir edilmez de Fenerbahçe'nin sezon öncesi hazırlık kampına çağrılmıştı.


Dediğim gibi, transfer edildikten sonra da benim Salih Uçan hakkında bir bilgim ve dolayısıyla bir fikrim yoktu. Kimisi saçlarından dolayı oyun stilini Baroni'ye benzetti, Baroni çok esmer geldi "Türk Fellaini" dediler (oha!). Zaman ilerleyip takım kötü gitmeye başlayınca kendisi ve geleceği hakkında Kassandra yorumları da gecikmedi "Ya takım bok gibi gidiyor zaten, Salih Uçan şimdi oynamayacaksa ne zaman oynayacak?"lar "Salih ayvayı yedi olum"lar gırla... Bugün dönüp baktığımızda en azından bana komik geliyor ama Fenerbahçe üç kulvarda da yarışın içinde. Bu kadar yoğun maç trafiği mi Salih Uçan'ın kaderini değiştirdi bilemiyorum ama forma şansı bulmaya başladığında güvendiğim kişilerin yorumları beni çok umutlandırmıştı. Salih çok kısa sürede "kısık ateşte" takıma ısındı ve inanılmaz özgüveni ile kendini göstermeye başlayınca kendisi hakkında fikir sahibi edinmemi de sağladı.

Baroni ve Fellaini benzetmeleri bir yana, Salih Uçan'ın nasıl oynamak isteği önemli. Röportajlarını okuduğumuzda [2] örnek aldığı oyunculara bakacak olursak oyunun iki yönünü de önemsiyor ve bu kendisi için bir avantaj. Bunun yanında daha önce de bahsettiğimiz gibi muhteşem bir özgüveni var ve bu sayede potansiyelini sahaya yansıtmayı başarabiliyor. Antalyaspor maçında attığı golden söz etmiyorum bile, 18-19 yaşındaki çok az oyuncu o mesafeden topa vurmaya cesaret edebilir. İşte bu özgüven, saha içinde kafasını kaldırmasına, geniş bir saha görüşüne ve dolayısıyla topu saklamasını sağlıyor. Topla gidişini izlerken ise aklınıza bir tek isim geliyor; Zinedine Zidane.


Ancak söylediğimiz gibi, mevki itibariyle kendisi Zidane'a göre daha geride oynuyor bu yüzden işin savunma yönünü de iyi yapmalı elbette ve görünen o ki kendisi bunun bilincinde. Çok net bir biçimde top kapma çalıştığını görebiliyoruz, kendisini izlemeye başladığım ilk gün fark ettiğim ilk özelliği top kapma tekniğiydi. Çok temiz bir savunması var Salih Uçan'ın, pozisyon alması vs. çok akıllıca. Oyununa biraz savunma niteliği katarsa mevkisi için dünyanın en iyilerinden biri olacak gibi gözüküyor Salih Uçan.

Bir yazıda giriş, gelişme ve sonuç arasından sıralama yapmam gerekirse en sevmediğim kısım olarak girişten sonra da sonuç gelir. O yüzden kapanışı da kısa tutarım genelde. Bu sefer de uzatmak istemiyorum, çünkü henüz "bitmemiş" bir oyuncu için fazla edebiyat parçalamak istemiyorum. Salih Uçan'ın şimdi tek yapması gereken fizik ve kuvvet çalışmak. İki ceza sahası arasında bütün yeteneklerini kullanıp bunu skora, istatistiğe ve daha da önemlisi kariyerine yansıtmak istiyorsa aynı etkinlikte bütün 90 dakikayı çıkarması gerekir. Benim kendisinin gelişimi için Aykut Kocaman'a güvenim tam, kendisinin forma adaletinden de zamanlamasından da memnunum, Salih Uçan'ı oynattığı ilk iki Avrupa Kupası maçının seyircisiz  ve dolayısıyla baskısız olması Kocaman'ın Uçan'ın üzerine ne kadar titrediğinin ipucu olabilir. İnanıyorum ki, kendisi gelişimini tamamladıktan sonra kaptanlık pazubandı ile Fenerbahçe için kupalar kaldıracak ve bizim Steven Gerrardımız olacak. Galatasaraylıymış, peh...




Referanslar

[1] http://www.transfermarkt.com.tr/tr/besiktas-bucasporlu-salih-ucan-ile-anlasti/news/anzeigen_90516.html#

[2] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=286&ftxtID=17416



28 Şub 2013

Aykut Kocaman & Fatih Terim: Neoklasik Yaklaşım



     Tüm dünyada orta ve alt kademe olarak nitelendirilen insanların dert yandığı ortak hususların başında gelen bir şey var; endüstrileşme. Bu endüstrileşmenin getirdiği yenilikler romantikleri de arka plana atmış durumda. Bundan her türlü istihdam sağlayan sektör etkilenirken, futbolu da sarması kaçınılmazdı. Günümüz futbolunun şartları ve yapısı ele alındığında geçmiş dönemlerle arasındaki fark açıkça görülebiliyor artık. Kapitalin her türlü alanda hedef olarak yer aldığı çağımızda futbolun ciddi bir endüstri olduğunu ve bu maksada hizmet ettiğini kimse inkar edemez. Amatör ruhun kaybolduğu, profesyonellik adı altında fabrikasyon zihinli futbolun öne çıktığı bir oluşum var. Eski, klasik dernek usulü üyeler ile oluşan kulüp yapıları yerini çoktan ayrı ayrı şirketlerden oluşan holding yapısındaki organizasyonlara bırakmış durumda. Ödenen maaşlar ve vergiler de ulusal idarenin çıkarlarına hizmet ettiğinden büyük bir sorun teşkil ettiğini anlayamıyoruz. Tüm bu iradelerin, sponsorların ve basın-yayın gelirlerini sağlayan kuruluşların istekleri doğrultusunda hareket eden futbol kulüpleri, taraftarlarını memnun etmek konusunda da gerekli hamleleri sinsice yaptı.

                             
 
 Bu değişimi çok daha evvel yaşamış tüm İngiliz kulüplerini ve belki biraz Real Madrid'i bir kenara bırakırsak, Avrupa'da ve Türkiye'de bir çok kulüp lisanslı ürünlerini, yeniden yapılandırdığı stadyumlarını, borsayı, Avrupa arenasını ya da diğer bir deyişle uluslararası karşılaşmalara katılma hakkını elde etmeyi öyle bir pazarladı ki taraftarların bir nevi beyni yıkandı. Geleneksel yapının futbolu terk ettiğini söylersek yanılmış olmayız herhalde. (Not olarak eklemeliyim ki; bugün buna karşı durmaya çalışan kulüplerin başında Galatasaray'dan sonra desteklediğim tek takım olan Athletic Club de Bilbao gelmekte. Belki mekanizma olarak yanlış diye nitelendirebilirsiniz fakat bu onurlu olduğuna inandığım duruşa bir kez daha selam ediyorum.) Bugün "Biz, sizden daha iyi futbol oynuyoruz" tartışmaları yerini "Bizim stadımız sizinkinden daha iyi" veya "Yeni formayı gördün mü ? En güzel forma bizimki" veya "Şampiyon olamadık ama Şampiyonlar Ligi'ne gidiyoruz" veya "Bizim borsadaki hisselerimiz sizden daha fazla satıldı. Biz böyle taraftarız işte" şeklindeki kıyaslamalara bıraktı. Futbolun esası olan 105x68 metrelik yeşil alandan ve üzerinde gerçekleşenlerden bahsedenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Bir futbol romantiği olarak bu durum beni de fazlasıyla rahatsız etse dahi elden bir şey gelmeyeceğinin bilincindeyim. Sayımız zaten hatırı sayılır düzeyde azalmışken ses yükseltmek ne kadar mantıklı bilemem. Ses çıktığı takdirde de "Şeriatın kestiği parmak acımaz" zihniyetinde bir tepkiye maruz kalmak pek olasılık dışı gözükmüyor.

     Günümüzün modern(!) yapısında futbolu yönetmek ise başlı başına bir sorun. Avrupa'da bu belirli bir sisteme oturtulmuş durumda fakat Türkiye adeta kan ağlıyor organizasyon idaresi açısından. Şirketleşme esasına binaen kurulan, görev alan yönetimler hala parlamenter monarşi sisteminin esaretinde ve bunu engellemeye gücü yetecek kimseler rant kaygısı nedeniyle sessiz kalmakta. Hareket etmenizi sağlayacak alanı çember olarak farz edersek, çember birkaç kişi tarafından belirleniyor ve insanlar bu çemberin içinde eylemlerini gerçekleştirirken serbest bırakılıyorlar diyebiliriz. Bu serbestlik onların özgür olduklarına inanmalarını sağlıyor lakin uzaktan yakından alakası yok. Bu durum yapılanmaların bağımsız olduğu düşünülen tribünlerinden sahaya, tesislerinden salonlara kadar etki ediyor haliyle.
   
     İşte tüm bu şartlar dahilinde yönetimin amatör kalmaya çabalayan kısmını yani teknik idareyi ve önemini bir çok kesim unutmuş durumda. İşin ana kısmı olduğunu söylediğimiz yeşil sahayı ve üzerindekileri işleyen, ürünü yüksek kalitede tutarak pazarlanmasını sağlayan işçilerden söz ediyorum. Şahsi kanaatim onlar olmadan ne tüketici ne de üretici gerekli iş ve kullanım kapasitesini yakalayamaz. Onları çok önemli bir sektör olan takı-mücevher alanındaki dizayn sorumlularına benzetebilirsiniz. Külçe altını kolunda, boynunda, parmağında taşıyan bir insan gördüğünüz zaman da bu söylediğimi unutabilirsiniz.

                                           
     Çok uzağa gitmeden, kendi ülkemizin en büyük iki spor kulübü olduklarına inandığım Galatasaray ve Fenerbahçe'nin futbol branşlarındaki teknik patronlarını incelemek istiyorum bu doğrultuda. İnsan gücünün, insan emeğinin yani futbolcunun ana madde olduğu futbolda, Neoklasik Organizasyon Teorisi'ni ve bu teorinin getirdiği yönetim yaklaşımlarından birini kullanarak idare tarzlarını analiz etmek gerekli diye düşünüyorum. Böylece neleri doğru, neleri yanlış yaptıklarını kavrayabiliriz. Bunun için de Neoklasik Organizasyon Teori'sinin üç önemli yaklaşımından durumu en iyi şekilde açıklayacağına inandığım Sistem 1 - Sistem 4 modelini kullanmak istiyorum.[1]

Rensis Likert, Sistem 1 - Sistem 4 Yaklaşımı:

     Rensis Likert Sistem 1, Sistem 2, Sistem 3 ve Sistem 4 olmak üzere dört farklı yönetici olduğunu öne sürmüştür. Organizasyonlardaki başarıların ise yaptığı deneyler sonucunda Sistem 3 ve Sistem 4 metotları kullanıldığında geldiğini savunmuştur.[2]

     Sistem 1 "İstismarcı Otokratik Yönetici" tanımlaması için kullanılmıştır. Bu modelde lider astlarına güvenmez. Astlarının serbestliği onun belirlediği sınırlar içinde, onun istekleri doğrultusunda şekillenir ve çalıştırdığı insanların fikirlerini nadiren sorar. Belirli insanlarla çalışmak için gösterdiği ısrar kolayca fark edilebilir. Katıdır.[2]

     Sistem 2 ise "Yardımsever Otokratik Yönetici" olarak bilinir. Astlarıyla olan ilişkisi hizmetçi-efendi ilişkisine benzetilir. Duyduğu güven de bu bağlamda şekillenir. Sistem 1'deki kadar olmasa da serbestlik yine sınırlıdır. Astlarla olan fikir alışverişinin olması gerektiğine inansa bile bunu minimum düzeyde tutmaya çalışır. Yeniliklere açık olması da mekanizmanın dayattığı zorunluluklardan çıkar. Katıdır.[2]

     Sistem 3 "Katılımcı Demokratik Yönetici" olarak gösterilmiştir. Organizasyon içinde kendisine bağlı olan insanlara duyduğu bir güven vardır ancak kararlarla ilgili kontrolün tamamen kendisinde olmasını ister. Otoritenin kendisi olduğunu hissettirerek serbestlik verir. Yetki devrini gerçekleştirirken denetler ancak bunu hissettirmeden yapar. Astlar bu bağlamda kendilerini oldukça serbest hissederler. Genel olarak yeniliklere açıktır, yapılanma içindeki herkesin fikrini alır ve onları kendi süzgecinden de geçirerek kullanmaya çalışır. Katı fakat anlayışlıdır.[2]

     Sistem 4 de direkt "Demokratik Yönetici" olarak nitelendirilir fakat benim görüşüm burada "fazla" demokratikliğin olduğu yönünde. Likert bu modeli en ideal model olarak görse de ben katılamıyorum. Genel itibariyle informal yapılardaki yöneticilerin sıfatı denilebilir. Bütün konularda astlarına tam bir güveni vardır. Belirli bir otoritesi bulunduğu söylense bile bence bulunmaz ve bundan dolayı laubalilik derecesinde bir serbestlik söz konusudur. Kontrolü elden bırakır, yetki devrini gerçekleştirir ve denetlemez. Daima astlarından fikir alır ve kendi hissesini koymadan onları uygular. Anlayışlı, yumuşak bir yapıdadır.[2]

     Zemini hazırladıktan sonra kendi gözlemlerim üzerinden parçaları yerleştirmek kaldı geriye;

                               

Aykut Kocaman: Bu yöneticiler arasında "Sistem 2" olarak gösterilebilir bence. Bugüne kadar İsmail Kartal'ın, Fahrudin Ömeroviç'in açıklamalarına pek rastlamıyor oluşumuz astlarına sağladığı serbestliğin bir göstergesi olabilir. Son 1 yıldaki Recep Niyaz ve Beykan Şimşek hamleleri genel inatçılığından kurtulup gençlere de imkan vermeye çalıştığını gösterse de Selçuk Şahin ısrarı bana hep yeniliklere kapalı olduğu hissini veriyor. Futbolcusunu savunmaya çalışırken bunu aslında kendisi için yaptığı hissiyatını da geçirmiyor değil karşı tarafa. Raul Meireles olaylarındaki tüm Fenerbahçeliler ile sergilediği tutum bence yanlıştı. Evet Fatih Terim de bunu Melo-Riera kavgasında yapmış gibi gözüküyor ve o da doğru değil. Ayrıca Gökhan Gönül'ün alternatifsiz olmasını anlayabilirim ama sürekli oynatılarak yorulması ve bu nedenle agresifleşmesi onun çare bulması gereken hususlardan biri. Takımdaki sorunları belirli yöntemleri uygulayıp çözmeye çalışıyor ancak bu yöntemler sonuç vermeyince oluruna bırakıyor gibi hissettiriyor.

     Bir diğer önemli konu da mimiksizliği, bu nedenle çok katı gözükmesi ve karizma eksikliği. Duygularını dışarı vurmayan, takdir mekanizmasını pek kullanmayan bir imaj yaratıyor Aykut Kocaman. Recep Niyaz'ın bir maçta attığı gol sonrası ona koşması ve onun bu sarılmaya hiçbir tepki vermeyerek durması beni bile çileden çıkartmıştı açıkçası. İçimizden biri gibi durmuyor tavırları nedeniyle. Gollerdeki sevinmeleri, yüzünün gülmemesi futbolcuyu olumsuz etkileyecek özellikleri. Fazla resmiyet ise cabası. Suratındaki olumsuz ifadenin maç esnasında kenara bakan oyuncuya neler hissettirdiğini anlayabilmek için empati kurmanıza gerek yok. Bir Galatasaray taraftarı olarak beni bile yoruyor. Şunu da eklemek gerekli; yaşanan bir çok talihsiz olayın getirdiklerini bir bahane olarak öne sürebilirsiniz ancak takım içi kimyada üstüne düşen rolü oynadığını düşünmüyorum. Bugüne kadar hiçbir Fenerbahçe futbolcusu ile yaşadığı bir diyalog görmedim. Mesela bırakın futbolcusunu, başka biriyle şakalaştığı dahi görülmüş şey değil Aykut Kocaman'ın. Birkaç kez güldüğünü gördüm ben ve yakışıyor üstelik. O sert ifadesi yerine daha samimi bir tarz yakalasa inanın hem yakışacak hem de ciddi bir performans artışı gözlenecek Fenerbahçe'de. Elbette özel yaşantısında nasıl bir insan olduğunu bilemeyiz fakat yarattığı izlenim kesinlikle ilk önce bahsettiğim yönde.

                                 

Fatih Terim: Taraf olduğumu düşünenler olabilir ancak belirtmeliyim ki objektif olduğuma daima inanmışımdır ve öyle olduğumu söyleyen çoktur. Bir şeyi körü körüne savunmak yarardan çok zarar getirir inancındayım, bunu istisnasız her alanda uygulamaya çalışıyorum. Yazının gidişatı nedeniyle bir amaç güttüğümü düşünmenizi istemiyorum fakat Galatasaray'ın Fatih Terim'in gelişinden bu yana büyük bir sıçrama yaşadığı ortada. Hatta son iki sezondur Fenerbahçe'den daha iyi bir oyun sergilediği, kötü oynasa dahi kazanmayı başardığını ve bunu bir alışkanlık haline getiriyor olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır. Bunu Ünal Aysal'a bağlayanlar olabilir, dün ve bugün yapılan transferlere bağlayanlar olabilir. Haklı oldukları noktalar olsa bile ben aslan payının Fatih Terim'e ait olduğunu düşünüyorum.

     Teknik adamlık kariyeri boyunca ciddi başarılar yakalamış bir insandan bahsediyoruz. Galatasaray ile 5 lig şampiyonluğu, 1 Avrupa Kupası, 2 Türkiye Kupası, 1 Atatürk Kupası, 3 Türkiye Süper Kupası kazanmış ve Milli Takımlar düzeyinde 1 Avrupa Üçüncülüğü yakalamış. 21 Yaş Altı Milli Takım ile de 1 Akdeniz Oyunları kazanıp 1 kere de final oynamış. Otorilerce kariyerinin en kötü zamanı olarak adlandırılan İkinci Galatasaray Dönemi esnasında dahi başarıya oynamış ve 33. haftada oynanan Beşiktaş derbisi ile şampiyonluğu kaybetmişti.[3]

     İşte bu Fatih Terim bence "Sistem 3" kategorisinde değerlendirebilecek bir hoca. Kontrolü asla elden bırakmayan, otorite olduğunu ciddi biçimde hissettiren fakat yaratıcılık için serbestliği verebilen bir yapısı var. Hasan Şaş'ın ve Ümit Davala'nın maç sonrası analizlerine denk gelmek onlara duyduğu güvenin bir işareti olabilir. Aynı zamanda oyuncusuna güvendiğini hissettiren ancak kötü performans gösterdiğinde de yanına oturtabilen biri Fatih Terim. Burak Yılmaz'ın son dönemdeki 2 maçlık kulübe performansı buna örnek olarak gösterilebilir. Engin Baytar'ın sorumsuz davranışlarına rağmen kazanmaya çalışıp geri dönüş alamayınca tamam demesi ve geçen seneden beri ısrarla oynattığı Emre Çolak'ı bir anda yanına oturtması da var. Sneijder'in yedek bırakılamayacak bir oyuncu olması elbette ayrı bir tartışma konusu fakat Fatih Terim'in genel imajı bunu da yapabilecek bir teknik direktör olduğunu gösterebiliyor. Yeniliklere açık olması da tecrübesiz antrenörler olarak nitelendirilebilecek Ümit Davala ile Hasan Şaş'ı yanına almasıyla ve geçen sezon direttiği tek forvetli sistemin işe yaramadığını fark ederek 4-4-2 sistemine bir anda dönmesiyle açıklanabilir. Oyun anlayışındaki esnekliğini de Manchester United karşılaşmalarını ayrı ayrı inceleyerek fark edebilirsiniz.

                              

     Burada araya girip bir şey belirtmem gerekli. Fatih Terim açıklamasında yazı uzayacak olsa da bu rahatsız etmesin kimseyi. Planlanmamış bir şekilde Aykut Kocaman'ı da buraya dahil edelim. Aykut Kocaman ile bu yönden kıyaslamak mümkün Fatih Terim'i. Aykut Hoca 4-2-3-1 için Sow'u kanat oynatıyor mesela. Halbuki 4-3-3 oynamak Fenerbahçe için belki de en ideal sistem. Elinizde Kuyt, Webo ve Sow üçlüsü varken, orta sahanızda Emre gibi oyunun iki yanını kusursuz oynayabilen bir oyuncu ile Topal gibi bir kesici varken, Gökhan Gönül gibi bir hücumcu bek ile Ziegler veya Hasan Ali gibi defansif özellikleri ağır basan kademeci bekiniz varken neden ısrarcı anlamak mümkün değil. Şu an 4-3-3 muadili bir oyun oynasa da Fenerbahçe, dizilişin bundan uzak olması oyununa kötü yansıyor. Fakat Fatih Terim oyun içindeki serbestliği sağlayarak bunun önüne geçtiği gibi, işlerin kötü gitmesi ya da iyi gitmesi durumunda şablon değiştirerek oyunu inisiyatifinde tutmayı başarması alenen gözlenebilir. Genel "Taktikle değil motivasyonla götürüyor işi" kanısına nazaran, taktik yönünün de en az motivasyonu kadar etkili olduğunu düşünüyorum.

     Sistem 3 için ideal olduğu konulardan birisi de duygusal yapısı, mimikleri, tavırları ve karizması. Fatih Terim bir otoriteden çok bir itici güç olarak da nitelendirilebilir aslında. Hal ve hareketleriyle sahadaki oyuncularına moral depolayabiliyor. Maçı kulübede olmasına karşın oyun içindeki oyunculardan çok daha fazla istediğini belli edebiliyor ki çoğu oyuncu golünden sonra ilk iş kulübeye ve ona koşuyor. Takım içi kimyayı ve sinerjiyi en yüksek seviyeye çıkarmak konusunda ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesi. Oyuncu ile diyalog kurmak açısından da laubalilik seviyesine gelmeden, babalık yaparcasına davranması ise kendisine yazılabilecek artı puanlardan biri. Braga maçında Burak'ın ilk golden sonra ona koşması ve o esnada söylediği bir şeye karşılık Burak'ın "Üzülme hocam atarız bir tane daha" demesi oluşturduğu bağın adeta simgesi. Karizması da ciddi bir kitleyi peşinden sürüklemesine yardımcı oluyor tabi. Bu hususta kameralara oynadığı düşünülse de Fatih Terim'in genel babacan tavrı, saygısızlık görmediği sürece değişmiyor.


     Bu açıdan bakıldığında Aykut Kocaman'ın komple yanlış, Fatih Terim'in komple doğru yaptığı izlenimini yaratan bir yazı olmuş olabilir ancak eleştirmenin yüceltmeden daha faydalı olduğuna yönelik bir karakterim olduğunu söylemeden geçmeyeyim. Ve ne yazık ki Aykut Kocaman'ın Fatih Terim'e kıyasla doğru yaptığı şeylerin de pek olduğunu düşünmüyorum ben kendi değerlendirmelerim ve düşüncelerim doğrultusunda. Fenerbahçe o meşhur 3 Temmuz'dan bu yana gelen süreçte taraftarıyla ayakta durmayı başardı ama taraftar da artık yoruldu. Sanıyorum onlar da farkında yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun. Bu sene sonunda gelecek olası bir şampiyonluk değiştirebilir düşüncelerini belki. Çünkü burası Türkiye.

     İyi veya kötü özetleyebilmişimdir umarım durumu. Unuttuğum, atladığım ya da yanlış yaptığım bir şeyler varsa dilerim objektifliğimden şüphe etmez ve kendinize göre tamamlarsınız.



[1]: http://www.change.freeuk.com/learning/business/systems1to4.html
[2]: http://www.learnmanagement2.com/likert.htm
[3]: http://www.tff.org/Default.aspx?pageID=219&antID=1063339

27 Şub 2013

Futbolun Mağmur Çocukları #2


     Yaşamdaki olmazsa olmazlardan biri sanırım merak duygusu. İnsan bir şeyi merak etmezse acaba nasıl olurdu diye düşünür dururum hep, merak ederim onu da. Hiçbir şeyin temelini araştırmayan, sorgulamayan, merak etmeyen ve dolayısıyla bilmeyen, bihaber insan daha tasasız olmaz mıydı ? The Matrix filmi ile "Ignorance is Bliss" olarak güzel insanlığımıza kazandırılan "Cehalet erdemdir" sözü var mesela. Cehalet gerçekten de eksiksiz mutluluk mudur ? Vicdan ile gelen insan olma erdemini yitirmemiş bir cehalet acaba dünyadaki düzene karşı en ideal çözüm değil midir ? Bütün bunların cevaplarını tam olarak veremiyorum ancak insanoğlunun derdinin asla bitmeyeceğini düşünüyorum. Tasasızlık bana çok uzak geliyor nedense. Bahsettiğim vicdan unsuru bile bir çok derdin sebebi olabilir. Ayrıca günümüz imkanlarında da merak etmemenin, merak edip araştırmamanın en büyük aptallık olduğu kanaatindeyim.


                                

     Bu sıralar merak ettiğim şeylerden biri ise solak olma durumu. Sol eliyle poşet taşırken, çorba karıştırırken bile zorlanan ben solak arkadaşlarımı gördükçe deliler gibi imreniyorum. Hele bir de sol eliyle yazı yazan, yemek yiyen insan sağ eliyle kusursuz taş atıp iğne deliğinden bir seferde iplik geçirince yemin ederim aklımı oynatıyorum. İnsanı farklı kılan özellikler listesinden iki elini birden kusursuz kullanmak isimli madde ne de mükemmel bir şeydir demeden geçemeyeceğim.

     Solak olmayı bana göre cazip kılan ve hoşuma gitmesini sağlayan şeylerden biri annemin solak olması, biri de Gheorghe Hagi. İkisi de küçüklük kahramanlarımın arasında yer alıyor yani. Hagi'nin o kendi iradesi olduğuna inandığım sol bacağı beni çok etkilemiştir geçmişten bugüne. İşte bu solaklık merakı beni sol ayaklı kalecilere karşı sempati duymaya sevk etti. Son dönemde fazla dikkatimi çekiyorlar ve yine son dönemde başarılı olmuş takımların kalecileri olmaları da tesadüf olmasa gerek. 2008 ve 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası ile 2010 Dünya Kupası şampiyonu İspanya Milli Futbol Takımı'nın ve son La Liga şampiyonu Real Madrid'in kalecisi Iker Casillas, son Şampiyonlar Ligi şampiyonu Chelsea'nin kalecisi Petr Cech, son Avrupa Ligi şampiyonu ve son Avrupa Süper Kupası'nı müzesine götüren Atletico Madrid'in kalecisi Thibaut Courtois, 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası yarı finalisti Portekiz Milli Futbol Takımı'nın ve Sporting Lizbon'un kalecisi Rui Patricio, 2010 Şampiyonlar Ligi ve Serie A şampiyonu Inter'in kalecisi Julio Cesar, geçmiş dönemden 2002 Dünya Kupası şampiyonu Brezilya'nın kadrosunda bulunan ancak sakatlığı nedeniyle oynayamayan Dida, 1998 Dünya Kupası'nı kazanan Fransa'nın kalecisi Fabien Barthez gibi isimler aklınıza gelebilecek basit örnekler.

                                  

     Peki nedir son yıllarda solak kalecileri bu kadar başarılı kılan ? Bence bu sorunun cevabı, artık sol ayaklı golcünün kalmaması. Sağ ayaklı golcüler kalecinin soluna doğru şut çekme konusunda daha etkililer ve bu da solak kalecileri başarılı yapan en önemli unsurların başında geliyor. Acaba şu an Lionel Messi ve Robin van Persie dışında etkili, maçın kaderini tayin edebilecek bir solak golcü gösterebilir miyiz ? Hugo Almeida mı ? Durumu ortada. Andy Carroll mı ? Pek zannetmiyorum. Olivier Giroud mu ? 27'sinden sonra olmayacak gibi duruyor. Giuseppe Rossi, Lukas Podolski ve Arjen Robben ? Golcü olmaktan çok hücuma katkı veren ceza sahası önü oyuncuları olmak onları tanımlıyor. Belki Fernando Llorente bu konuda örnek gösterilebilir ancak onun sağ ayağının sol ayağına nazaran daha kuvvetli olduğunu hepimiz biliyoruz. Alvaro Negredo ise Llorente'nin aksine sol ayağı daha kuvvetli fakat bahsettiğimiz yeterliliğe uzak bir oyuncu. Bir de Romelu Lukaku umut vaat eder gibi de ne kadar tutacak bilinmez.

     Bu hususların ve örneklerin ışığında yazının başlığına dönmek gerekiyor. Futbolu bırakan, futbolcu olduğu dönemde kadri bilinen ancak günümüzün gençliği tarafından pek hatırlanmayan ve bazı orta yaş futbolseverlerin unuttuğu bir isimden bahsedeceğiz aslında bu yazıda. Sol ayağı inanılmaz kuvvetli olan ve tüm zamanların en iyi solak golcüleri sıralamasında kendine üst sıralarda yer bulabilecek biri. O zamanın mağruru, bugünün mağmuru bir adam. Şu sıralar ülkesinin başkenti Zagreb'e yerleşmiş olan, kendi adını taşıyan bir futbol akademisi bulunan ve Hırvatistan Futbol Federasyonu'nun başına geçen bir eski futbolcu. Kahramanımız 1 Ocak 1968 Hırvatistan/Osijek doğumlu ve Avrupalılar'ın Superman'i çağrıştırmasından ötürü "Sukerman" diyerek andıkları Davor Suker.

                                                 

     Futbol tarihimizin kaderini çizen adamlardan biri esasen Davor Suker ve bu sebepten bir çoğumuz onun adını asla unutamıyoruz. Galatasaray ile Arsenal arasında oynanan 1999-2000 sezonu UEFA Kupası Finali'nin penaltı vuruşlarında Arsenal adına ilk penaltıyı kullanıp kalenin sağ direğine nişanlayan ondan başkası değil. Penaltılar sonunda Galatasaray Avrupa'nın kulüpler bazında en büyük ikinci kupasını müzesine götürürken, Suker Hakan Şükür tarafından teselli edilecekti. Biz her ne kadar Hakan Şükür'ün futbolculuk hakkını kendi ülkemizde versek bile genel futbol piyasası ve Avrupa piyasasında saygıyı hak ettikleri kadar göremeyen iki büyük golcünün yan yana gelişi demekti bu.

     Davor Suker'in gençlik yılları doğduğu şehrin takımı olan NK Osijek'in alt yapı takımlarında geçiyor. NK Osijek Jurica Vranjes, Marko Babic, Danijel Pranjic ve Domagoj Vida gibi oyuncular çıkarmış bir takım ancak dünya futboluna en önemli katkıları tabii olarak Suker. Ayrıca Galatasaray ile Sporting Lizbon arasında 2001-2002 sezonu başında gerçekleşen takasta Mario Jardel'e karşılık Mbo Mpenza, Pavel Horvath ile beraber gelen Robert Spehar da NK Osijek çıkışlı. (Spehar yalnızca Malatyaspor deplasmanında ikinci yarı Galatasaray forması giyip devre arasında Standard Liege'e gitmişti.)[1]

     Yine NK Osijek formasıyla profesyonelliğe adım atan Hırvat golcü 1984-1989 yılları arasında 91 maça çıkıp 40 gol atıyor. 1988-1989 sezonunu 18 golle bitirerek Yugoslav Birinci Ligi'nde gol krallığına ulaşıyor ve sezonun sonunda Dinamo Zagreb ile anlaşıyor. Dinamo Zagreb kariyeri 2 yıl sürüyor ve burada da 60 maça çıkıp 34 gol kaydediyor. Osijek forması giyerken Yugoslav Birinci Ligi'nde şampiyonluğa yaklaşamayan Davor Suker, Dinamo Zagreb formasıyla bu unvana çok yaklaşıyor fakat hem Dinamo Zagreb sezonları Kızılyıldız'ın arkasında ikinci bitiriyor hem de Suker gol krallıklarını dönemin efsane oyuncularından Kızılyıldız'ın Makedon oyuncusu Darko Pancev'e kaptırıyor.[2]

     1991 yılında İspanya'dan gelen teklifi değerlendirerek La Liga macerasına başlıyor. Sevilla'nın teklifini kabul eden Suker, La Liga'daki ilk maçına 17 Kasım 1991 tarihinde Espanyol'a karşı çıkıyor. 1991-1992 sezonunu 22 maçta 6 gol ile kapatan golcü sonraki sezon 33 maça çıkıp 13 gol atıyor.[3]


                                             


     Asıl patlamayı 1993-1994 sezonunda yapıyor ve ligde 24 gol kaydediyor. Bu ona 30 golle gol kralı olan Barcelonalı Romario'nun arkasında ikincilik getiriyor fakat performansı Sevilla'nın Avrupa arenasına sıçraması için yeterli olmuyor. 1992-1993 sezonunu Atletico Madrid ile aynı puanda bitirmesine karşın ikili averaj sonucu 7. bitiren Sevilla, 1993-1994 sezonunu da Athletic'in 1 puan arkasında 6. bitirerek Avrupa kupalarına katılamıyor.[3]

     Ancak şeytanın bacağı 1994-1995 sezonunda kırılıyor. Suker gol krallığı yarışında attığı 17 golle Real Sociedad forması giyen Vladimir Gudelj ile üçüncülüğü paylaşıyor ve Sevilla ligi Espanyol ve Real Zaragoza ile aynı puanda bitiriyor. Önceki sezonun Kupa Galipleri Kupası şampiyonu olan Real Zaragoza direkt Avrupa kupalarına katılırken ikili averajda geride bıraktığı Espanyol'un önünde 5. olarak uluslararası turnuvalara merhaba diyor Sevilla Suker'in sayesinde.[3]

     1995-1996 sezonunda ligi 12. bitiren takımı adına 16 gol kaydeden Suker, gol krallığı yarışında bu kez geride kalıyor. Tenerife'den Juan Antonio Pizzi 31 gol kaydederek krallık tacını giyerken Valencialı Predrag Mijatovic 28 golle ikinci oluyor. İlk 3'ü tamamlayan isim ise 25 gol atan Deportivolu Bebeto. Kendisi adına başarılı geçen 5 sezonluk Sevilla macerasında 153 maça çıkıp 76 gol kaydediyor ve bu performans onu 1995-1996 sezonunu 6. sırada bitirerek kötü bir sonuç elde eden Real Madrid'in kadro yapılanması doğrultusunda transfer listesine sokuyor.[3]

     1996-1997 sezonuna Real Madrid'in teklifine evet diyerek başlıyor. Real Madrid formasını sırtına geçiren Hırvat golcü o yıl 24 golle gol krallığı yarışını üçüncü sırada tamamlıyor ama performansını sabit tutmak başarısından daha farklı bir şey kazanıyor bu sezonda Suker; şampiyonluk. Real Madrid ligi Barcelona'nın 2 puan önünde lider bitirerek şampiyonluğa ulaşıyor ve Davor Suker takımının en çok gol atan oyuncusu olarak bu başarının baş mimarlarından biri oluyor. Aynı zamanda kariyerindeki ilk şampiyonluğa da ulaşıyor. Suker'den yoksun kalan Sevilla ise ligi 20. sırada bitirerek küme düşüyor.[3]

                                  

     1997-1998 ve 1998-1999 sezonlarında forma şansı bulamamaya başlıyor Sukerman. Raul Gonzalez ile Fernando Morientes'in üstün formları onu yedek kulübesinin gediklilerinden biri haline getiriyor ve iki sezonda toplam 14 gol atabiliyor. Ayrıca ilgili sezonlarda şampiyonluk ezeli rakip Barcelona'ya kaptırılıyor. Suker'in bu dönemdeki tek başarısı 1997-1998 sezonu Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu. Grup aşamalarındayken ikisi Olimpiakos'a, ikisi Porto'ya olmak üzere 4 gol kaydeden oyuncu bir de kulüpler bazında bir Avrupa şampiyonluğu ekliyor kariyerine.[3]

                                   

     İspanya'da geçen toplam 8 yılın bilançosu 239 maçta 114 gol olarak çıkarılıyor Suker için.[3][6] 1999-2000 sezonunda ise Premier League'e uzanıyor Hırvat, kulübü Arsene Wenger'in Arsenal'i. Lig dahilinde 22 maça çıkıp 8 gol atıyor. Toplamda 39 maçta 11 gol atan Suker, Thierry Henry'nin arkasında kalıyor ve yedek kulübesinden kurtulamıyor yine. Arsenal de ligi Manchester United'ın 18 puan gerisinde 73 puan ile 2. sırada tamamlıyor.[5] O sezon bir de UEFA Kupası'na katılan Arsenal, Danimarka'nın Kopenhag şehrindeki Parken Stadı'nda oynanan finale kadar uzanıyor ancak normal süresi 0-0 biten karşılaşmayı penaltılarda 4-1 kaybediyor. Davor Suker; Thierry Henry, Tony Adams, Marc Overmars, Emmanuel Petit, David Seaman gibi arkadaşlarıyla beraber kupayı Bülent Korkmaz ile Hakan Şükür'ün ellerinde yükselirken görüyor.

     Yedek kulübelerine alışamayan Suker takip eden sezonu West Ham United formasıyla geçirmeye karar veriyor. Burada da istediği süreleri alamayan yıldız futbolcu 11 maça çıkıp yalnızca 2 gol atıyor.[5] 2001-2003 yılları arasında da 1860 Munich forması giyiyor. Bunun sebebi ise 2002 Dünya Kupası'na katılacak takımın bir parçası olmak ve son kez milli formayı büyük bir turnavada sırtına geçirmek olarak gösteriliyor. Alman ekibinin formasıyla çıktığı 25 maçta 5 gol atıyor yalnızca. Bu durak futbol kariyerinin sonu anlamına geliyor aynı zamanda.

                                               

     Milli takımlar kariyeri ise belki kulüp takımları kariyerinden biraz daha üst seviyede Davor Suker'in. 1987 yılında Dünya Gençler Futbol Şampiyonası'nı kazanan Robert Prosinecki, Robert Jarni, Zvonimir Boban, Igor Stimac ve Predrag Mijatovic gibi futbolcuları barındıran Yugoslavya 20 Yaş Altı Milli Takımı'nın bir parçası olmayı başarıyor. 1990'da ise Yugoslavya 21 Yaş Altı Milli Takımı'nın kaptanı olarak Avrupa ikinciliği elde ediyor. O kadroda ise 1987'deki oyunculara ek olarak Dejan Savicevic, Sinisa Mihajlovic, Alen Boksic bulunuyor fakat turnuvanın oyuncusu yine Suker oluyor.[4]

     Yugoslavya Milli Takımı'ndan ayrılma kararı alan Hırvatlar, Hırvatistan Milli Takımı olarak ciddi başarılar yakalıyorlar. 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'na Yugoslavya yerine katılan Hırvatistan, grup aşamasında Portekiz, Danimarka ve Türkiye ile eşleşiyor. Grupta 6 puan toplayarak ikinciliği kapan Hırvatlar çeyrek finalde eşleştikleri Almanya'ya 2-1 yenilmekten kurtulamıyor. Çeyrek final maçındaki tek golü Suker kaydederken, grup aşamasında Danimarkalı Peter Schmeichel'a attığı aşırtma gol ise hala Avrupa Şampiyonaları'nda atılmış en güzel gollerden biri olarak gösteriliyor. Ayrıca turnuva boyunca 3 gol atan Davor Suker, şampiyona kadrosuna seçiliyor.[7]

                                  

     1998 Dünya Kupası ise tam bir başarı öyküsü. Arjantin, Jamaika ve Japonya'nın bulunduğu grubu 6 puan ile 2. sırada tamamlayan Hırvatistan bir üst turda Romanya ile eşleşiyor. Grup aşamasında 2 gol kaydeden Davor Suker bu maçta da sahne alıp attığı penaltı golüyle maçın 1-0 Hırvatistan lehine sonuçlanmasını sağlıyor ve çeyrek final kapısı açılıyor. Çeyrek finalde Almanya ile eşleşen Hırvatlar adeta 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın intikamını alıyor ve 3-0 gibi net bir skorla Almanlar'ı eziyor. Maçın son golü ise Suker'in ayağından geliyor. Yarı finalde Fransa ile eşleşiyorlar. Bu maçta Suker'in attığı gol ile 1-0 öne geçmelerine karşın Thuram'ın iki golüne engel olamıyorlar ve Üçüncülük Maçı'na çıkmak zorunda kalıyorlar. Brezilya'nın penaltılarla elediği Hollanda'yı 2-1 ile geçen Hırvatistan Dünya Üçüncüsü olarak beklenmedik bir başarıya imza atıyor. Maçtaki son golü atan Davor Suker ise attığı 6 gol ile turnuvanın gol kralı oluyor ve Altın Ayakkabı sahibi oluyor.[4] Bu performans tıpkı 1996 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda olduğu gibi onu turnuva kadrosuna dahil ediyor. Hırvatistan'ın bu başarıyı sağlayan kadrosunda Suker'in yanı sıra Anthony Seric, Igor Stimac, Slaven Bilic, Robert Prosinecki, Zvonimir Boban, Marijan Mrmic, Robert Jarni, Igor Tudor, Zvonimir Soldo, Mario Stanic, Aljosa Asanovic, Dario Simic, Goran Vlaovic gibi oyuncular dikkat çekiyor.[7]

     2000 Avrupa Futbol Şampiyonası'na katılamayan Hırvatistan, 2002 Dünya Kupası'ndaysa Meksika, İtalya ve Ekvador ile eşleşiyor ve gruplardan çıkamayıp hayal kırıklığı yaratıyor.[7]

     Velhasılıkelam; FIFA tarafından yaşayan tüm zamanların en iyi 125 futbolcusu arasında gösterilen, UEFA tarafından ülkelerinin son 50 yıllarına damga vuran oyunculara verilen UEFA Jubilee Award'a layık görülen, Hırvatistan'da 1992, 1994, 1995, 1996, 1998 yıllarında Yılın Futbolcusu seçilen ve aynı ödülü 1997 yılında Robert Prosinecki ile paylaşan, 1998 yılında Hırvatistan'da Yılın Sporcusu seçilen bir adamdan bahsediyoruz. Kulüp bazında çıktığı toplam 465 maçta 206 gol atmış[6], 69 maç 45 gollük performans Hırvatistan Milli Takımı'na ait olmak üzere uluslararası düzeyde de 77 maç 52 gol şeklinde istatistikleri bulunan bir futbolcu.[4]

     Bazılarının Osijekli Büyücü dedikleri Davor Suker oynadığı dönemde futbola damgasını vurmayı başarmış bir insandı ancak başta da söylediğimiz gibi bir çok insan onun başarılarını, onun yeteneklerini bugün hatırlamıyor bile. Futbolu futbolluktan çıkarıp bir kültür haline getiren adamlardan biri olması ve bizim hala o kültürü yaşatmaya çalışıyor olduğumuz düşünüldüğünde bu durum hoşuma gitmiyor da değil. Evet bugün bir çok insan futbolun bir yaşam biçimi olmasını veya kişinin kültürünü oluşturan etkenlerden biri haline gelmesini gülerek karşılıyor fakat unuttukları şey futbolun asla sadece futbol olmadığı.

                                  

     Giydiği kareli Hırvatistan formasının çocukluğumda bir arkadaşımda olması, onu zihnimden çıkaramamam ve o formaya sahip olmayı çok fazla dilediğimi düşünürsek eğer bendeki yeri bambaşka Davor Suker'in. Öyle de olmaya devam edecek.

     Bir de kısa ve öz olarak not düşmek gerek; kaçırdığın penaltı için çok teşekkür ederiz Sukerman.




[1]: http://www.national-football-teams.com/v2/player.php?id=10686
[2]: http://www.rsssf.com/tablesj/joegtops.html
[3]: http://www.lfp.es/Estadisticas/evolucion.aspx
[4]: http://www.fifa.com/worldfootball/statisticsandrecords/players/player=155711/
[5]: http://www.premierleague.com/en-gb/matchday/league-table.html
[6]: http://www.national-football-teams.com/v2/player.php?id=14306
[7]: http://www.fifa.com/worldcup/archive/index.html

26 Eyl 2012

Euroleague 2012-2013 Sezonu Takım Değerlendirmeleri

                                     

Dünya basketbolunda Kuzey Amerikalı NBA'e karşı Avrupa'nın çıkardığı rakip olarak görülen Euroleague, her geçen sene kurumsal anlamda da bir adım ileriye gidiyor. Bu çerçevede en önemli etkenlerden biri şüphesiz kurumun seyirci ile iletişimi ve medyanın kullanımı. Sağolsunlar, hiçbir sezon ayrım yapmadan katılımcıları bu coşkunun ve heyecanın içine çekebilmeyi bir şekilde başarabiliyorlar. Her takıma özen gösteriyor ve değer veriyorlar. İşte bunun bir gerekliliği olarak her sene katılımcı takımların sezon değerlendirmelerini yapıyorlar [1] ve ben de İngilizcem elverdiğince bunları çevirmeye çalışacağım.

Yeni sezonun başlamasına yaklaşık iki hafta kalmakla beraber, henüz her takımın değerlendirmesi sitede mevcut değil. Buna rağmen, yenileme geldikçe takımlar hakkındaki detaylı yorumları da paylaşmaya devam edeceğim ve izninizle ilk yazıya Fenerbahçe Ülker değerlendirmesi [2] ile başlayacağım.

Odak Takım 2012-2013: Fenerbahçe Ülker

Neler Yeni?
Koç Simone Pianigiani ile birlikte birkaç kendini kanıtlamış, deneyimli ve kazanma alışkanlığı olan oyuncu Fenerbahçe Ülker'in Euroleague talihini değiştirmek için İstanbul'un Asya yakasına ayak bastı. Simone Pianigiani, bu hedefe ulaşmakta kendisine yardımcı olması için All-Euroleague takımına guard olarak seçilen ve aynı zaman Ford En Skorer Oyuncu Ödülü sahibi Bo McCalebb'i de yanında getirdi. Ayrıca bir diğer All-Euroleague oyuncusu ve 3-defa Euroleague şampiyonluğu yaşamış Mike Batiste, yine All-Euroleague pivotu olmuş David Andersen ile Pianigiani'nin bir başka eski oyuncusu Romain Sato da İstanbul'a geldi. Deneyimli oyun kurucu Barış Ermiş ve gelecek vaad eden pivot İlkan Karaman, dört senelik playoff orucundan sonra bu arzuyu gerçekleştirmek için takıma yeni katılanların son halkalarını oluşturuyor.


Arka Alan
Hızı ve penetreleriyle McCalebb, özellikle Fenerbahçe Ülker'in sahip olduğu ölümcül üç sayı şutörleri Ömer Onan, Bojan Bogdanovic ve Romain Sato için uzak mesafede alan açarak takıma muazzam bir hücum opsiyonu sayısı veriyor. Kendisi de müthiş bir skorer olan McCalebb, ayrıca Onan ve Sato'nun tecrübeleriyle Bogdanovic'in hücumdaki gözüpekliğinden faydalanmalı. Ermiş ise hızı ayarlayan, ilk önce pası düşünen yedek oyun kurucu olarak hizmet edecek. Beklentilerin yüksek olduğu Erbil Eroğlu da rotasyonda kendine yer vulmaya çalışacak.

Ön Alan
Türk Havayolları Euroleague'de Batiste ve Andersen'den daha tecrübeleri uzun ikilisi yok. Daha yaşlı olanı boyalı alanda baskın bir kuvvetken, diğeri de müthiş post-up hareketleriyle dolu paketinin yanında orta mesafe ve gerisinden isabetli şutlara da sahip. Bunları üretici Kaya Peker ve Oğuz Savaş ile veya genç İlkan Karaman ile kombine etmek göz korkutan bir ön alan oluşturuyor. Emir Preldzic, oyunun en iyi çok yönlü forvetlerinden biri, boyu ve saha görüşüyle kendisi ve takım arkadaşları için ters eşleşme ve sayı fırsatı yaratarak işleri yoluna koyacak.


Genel Görünüm
Yıldız eklenmiş kadrosu ve yeni yüzleri ile hem bençte hem de sahadaki kilit roller ile Fenerbahçe bir kez daha büyük şeyler hedefliyor. Genişlik, skor üretimi ve deneyim büyük maçlar kazandırmalı. Dahası, yenilenen kadro geçen sezon asist sıralamasında en kötü ikinci takım olan Fenerbahçe için daha az birer bir basketbol vaad ediyor. Kendisi ve diğerleri için yaratıcı olabilecek oyuncularla Fenerbahçe, bu sezon Türk Basketbolu için ufak bir mucize yaratabilecek duruma gelebilir.

İzlenesi Oyuncu: Bojan Bogdanovic
Bogdanovic daha genç yaşında kendisini Euroleague'in en üretken skorerlerinden birisi olarak sundu. Şimdi ek bir rol daha alıyor. Takımın en saf şutörü olarak, Bogdanovic yeni koçun ve yeni hücumun yoluna girmesinde başvurulacak. Bogdanovic bu göreve hazırsa, bu sene Fenerbahçe için hatırlanmaya değer bir sezon olabilir.



[1] http://www.euroleague.net/competition/teams
[2] http://www.euroleague.net/news/i/99624/180

12 Eyl 2012

Popülizmin Kitle Ruhu Anlayışı

Türkiye'de internetin ve sosyal medyanın gelişiminin başlangıcı on seneden öncesine gitmez sanırım. Özellikle iletişimin gelişmesiyle insanlar daha paylaşımcı ve dolayısıyla daha kollektif olmaya başladılar. Facebook, twitter, vs. sayesinde insanlar birbirleriyle ortak noktalarını keşfediyor ve fikirlerini paylaşıyorlar. Sadece paylaşmakla da kalmıyor, birleştiriyorlar ve ortaya beklenmedik bir güç çıkıyor. Dünya çapında Arap Baharı ve Wall Street İşgali sosyal medyanın kitle oluşturmadaki en çarpıcı örnekleri. Ülkemizde ise 3 Temmuz süreci sırasında ortaya çıkan etkisi haricinde oldukça şaşırtıcı ve -biraz yorum da katarsam- gereksiz konularda kamuoyu oluşturdu.


Türkiye'de insanlar neden twitter kullanmaya başlıyor bilmiyorum ama hayranı oldukları, takip ettikleri ünlülerle doğrudan iletişim kurma amacı birinci sırada olabilir. Futbol oyuncuları da bundan paylarını alıyorlar elbette. Ayrıca twitter'ın kullanılış amacı hakkında Türkiye TT listesi açık bir ipucu sunuyor bize. Futbol bu ülkenin maalesef tutkusu değil, takıntısı. Dolayısıyla sosyal medya da bu uğurda bir araç olarak kullanılıyor ve doğrusu heba oluyor. En son örnekleri Kocaman-Alex ve Avcı-İnan olaylarıydı.


Bu olayları yorumlarken, öncelikle twitter'ın Türk kullanıcılar tarafından nasıl göründüğünü algılamak lazım. Bugün twitter özelinde sosyal medya, insanların güncel olaylar hakkında ahkâm kestiği, amiyane tabirle "aforizma kastığı" bir platform. Üstelik birincil amacı bilgi almak olması gerekirken... Güncel olaylar hakkında bilgi edinmek amaçlı sosyal medyada gezinirken özgün fikirli olmayan insanlarımızın band-wagon etkisiyle ortada hazır bulunan bir fikri destekleyen bir yorumla katkıda bulunması, bir fikri çok kolay dominant hâle getiriyor. Böyle olunca tabi popüler olan bir fikir tabiri caizse çığ gibi büyüyor. Öyle ki, zaten balık hafızalı olan toplum kendi kalıplarını bile gözünü kırpmadan -ve aslında farkında olmadan- kırabiliyor.

Selçuk İnan geçen senenin en formda oyuncusu olarak 2014 Dünya Kupası elemeleri grubunda Hollanda maçında görev almadığında belki de kendisinin bile beklemediği bir tepki geldi sosyal medya kullanıcılarından. Abdullah Avcı'nın neden oynatmak istemediği mantıklıydı, sonuçta Millitakım'ın kadrosundaki 4 orta saha oyuncusu da üst düzey, kariyerli futbolculardı ve hepsinin oyun stilleri birbirinden farklıydı. Ancak kabul edelim etmeyelim, bu tepkinin çıkış noktası kulüpçülüktü. Garip olan ise gösterilen bu tepkiye destek vermek için herkesin bahanesinin olmasıydı. Abdullah Avcı'yı sevmeyenler, Emre'yi sevmeyenler, oyun sistemini sevmeyenler vs. Dolayısıyla tepki de, futbolcu da abartıldı bu süreç içerisinde. Öyle ki Selçuk İnan dün akşam Estonya'ya karşı oyuna girdiğinde tribünlerde bir rahatlama oldu adeta. Hatta kaleciye geri pas yapmasına rağmen alkış aldı ki bu topraklarda daha önce hiç şahit olmadığım bir olaydı.

 Neticede, Abdullah Avcı ilk düelloda erken pes etmeyeceğini gösterdi. Bu dillendirmekte olduğu değişim süreci için kendisine avantaj sağlayacak bir özelliği olabilir ancak inatlaşmak da kötüdür. Twitter'da insanlar ne yazarsa yazsın, hiçbiri Abdullah Avcı'dan daha iyi biliyor olamaz bana göre ve Selçuk İnan'ı oynatmamakta olduğu gibi oynatmak da onun tasarrufudur. Yalnız bunu yaparken işleri iyi yürütse iyi olur, kötü sonuç aldıkça futbolu bilmemekle itham edilecek zira.